1950 yılında Sovyet Bilimler Akademisinin İlmi Araştırmalar Raporunda şöyle bir haber yer alıyordu: “Kolima nehri yakınlarında on binlerce yıllık donmuş tarihöncesi hayvan türlerinin kalıntıları ortaya çıkarıldı”. Haberde söz edilen mekan, Sovyetler Birliğinde yaşayan üç milyon ailenin yaşamlarını sonsuza kadar karartan “ölüm madeni”nin ismiydi.

Kolima, Kuzeydoğu Sibirya’da aynı isimli nehrin kıyısında uzanan toprakların ismiydi. Burası yaşanmaz denilecek kadar kötü iklim koşullarına sahiptir. Ne varki Eski Sovyetler Birliğinin dev altın madenlerinin kaynağı da burasıydı. Sovyet altınlarının yaklaşık yarısından çoğu burada üretiliyordu. Kolima, sadece devasa Sovyet topraklarının değil, insanlığın da son sınırıydı. Stalin dönemi Sovyet Gizli Servisi’nin (sırasıyla 1920’lerde ÇK, GPU; 1930’larda NKVD, 1950-den itibaren KGB isimlerini almıştır) kayıtlarına göre, tam 3 milyon insanın yaşamı burada noktalan(dırıl)mıştır.

SSCB bir ölüm makinesiydi. Bu makine icat edildiği Ekim 1917 Devrimi’nden, bozulduğu Aralık 1991 tarihine kadar 60 milyon insanı yutmuştur. İnsanlık tarihinin hiç bir döneminde böyle bir kıyım ne görülmüş, ne duyulmuştur. Terörizmin devletleştiği bu Bolşevik rejimin kurucusu Lenin “suçu, toplumsal bir aşağılık” addediyordu. Sovyetler birliğinde “suç”, kapsamı en geniş sözcüktü. M. O. Borisoviç’in “Sovyet terörünün kurbanları”nın istatiskiğine ilişkin sürdürdüğü çalışmalarına göre, Sövyetler Birliğinde “suç”un tam 600-den fazla karşılığı bulunuyordu. Yerine ve adamına göre, insan kolaylıkla Sovyet toplumunda “suçlana” ve “suçlu” addolunabilirdi. Zaten, 70 yıllık Sovyet rejiminde “suçluluk psikolojisini” yaşamayan bir aileye rastlamak olanaksızdır. Muhakkak her ailenin ve ya akraba çevresinin bir ferdi bu boyunduruğa vurulmuştur. Ve “suçlular” (suçsuzlar) herhalükarda “suçları”nın bedelini en sert, acımasız, insanfsız biçimde ödemişlerdir.

Sovyet kıyım makinesinin en hızlı çalıştığı dönem kuşkusuz Stalin dönemi (1922-1953) olmuştur. Bu dönemde Sovyetler Birliğinde kurşuna dizilen ve sürgün edilen (ki ikisi de aslında aynı anlama geliyordu) insan sayısı iki dünya savaşının toplam askeri kaybı kadardır. Stalin “sovyetleşme”nin öncüsü kabul edilmektedir. “Sovyetleşme” kollektif çiftliklerin oluşturuması, SSCB’nin elektrikleştirilmesi, fabrikaların kurulması anlamına geliyordu. Aslında bunların hiçbiri normal yollardan gerçekleştirilmemiştir. Stalin cezaevleri inşa etmiş, buraya mahkum edilenler de Sovyetler Birliğine sözü edilen “refah”ı armağan etmişlerdir. 1955 yılına kadar SSCB’deki tüm sanayi müesseseleri, barajlar, tarım toprakları, yeni şehir ve kasabalar, demiryolları “mahkumların” eseridir.

Sovyetleşme politikası, ilk önce işçi ve kölü sınıfı dışındakı toplumsal sınıfların yok edilmesiyle yürürlüğe koyulmuştur. Stalin döneminin bir Sovyet Hukuk Dergisi’nin değimiyle “şekere bulanmış liberalizmin üstesinden gelmek”le başlayan “sınıf kıyımı” sayıları milyonları aşan toprak sahibi, aydın (yazar, sanatçı), çarlık dönemi memurları ve devlet çalışanları, çarlık dönemi ordudakı askeri memurlar, fabrikatör, sanayici, kısaca Ekim 1917 Devrimi’nden önce statüsü işçi ve köylü olmayan her meslekten insanlar “vatan haini”, “sınıfsal düşman”, “Gulag”, “casus”, “anti-devrimci”, “anti-komunist”, “provakatör”, “sosyalizmin engelleyicileri” yani “suç” kapsamına giren 600 tanımdan biriyle mahkum edilmişlerdir. Zaten, XX. Yüzyılın başlarında dünyanın en fazla hapishanelerine, ceza kamplarına ve suçlularına sahib olan Çarlık Rusya’sının cezaevleri daha 1927 yılından itibaren Sovyet yetkilileri için yetersiz gelmeğe başladı.

Sovyetler Birliğinde mahkum edilen milyonlarca insan arasında “Gulag” damgası yemiş mahkumlar ilk sırada gelmektedir. Gulag, Rusça “Glavnoe Upravlenie İspravitelno-trudovyakh Lagerey”, yani Çalışma Kampları Merkezi İdaresi isimli kurumun isminin ilk harflerinin bir araya gelmesinden “GULag” oluşmuştur. Bu kavram ve anlayış 1929 yılında ortaya çıkmıştır. Nitekim, aynı tarihin sonbaharında “Üst Düzey Cezaevi yetkililerinin toplantısı”nda “ellerinde büyük sayılarda emekgücü bulunan hapishanelerin niteliksiz işçi sıkıntısı çekilen ekonomik tesislere yardım”ı karara bağlandı. Karar Sovyet Komunist Bolşevik Partisi Yönetim Kurulu’nun 1930 başlarındakı gerçekleşen olağan toplantısında “özgürlükleri ellerinden alınmış kişilerin çalışmalarının ülkenin planlanan ekonomisine ve Beş Yıllık Plan’a katılımı” olarak onaylandı. Böylece, Sovyetler Birliği maaş ödemek sıkıntısı yaşamadan ucuz işçi gücüne kavuşmuş oluyordu. Gulag’a çarptırılmış insanlar doğal olarak “Sovyet düşmanı” olduklarından yaşamları da bir anlam ifade etmiyordu. Nitekim, Gulag mahkumu insanlarına çekilen toplam harcama Sovyet Motorlu Araçlar Sanayisinin bir yıllık kazancının üçte ikisini geçmemiştir. Bu kadar ucuz maliyette dev işçi ordusu kuşkusuz Sovyet yönetimini “sovyetleştirme” siyasetinde “başarıdan başarıya” koşturmuştur.

Sovyetler üretime kazandıracakları her yerde ve her alanda Gulag kampları oluşturmağa başladılar. Sibirya’da Urallardan başlayarak Kutup kıyılarına, hatta uzak Magnitogorsk ve Kamçatka’ya kadar Gulak kampları inşa edildi. 1930-1955 yılları arasında Sibirya’da Sovyetlerce inşa edilmiş tüm yerleşik alanları birer Gulag kampı olup, daha sonradan kasabaya, şehre, çalışma merkezine dönüşmüş yerlerdir. Bu, o zamana kadar soğuk ikliminden dolayı nüfusun az olduğu Sibirya’ya “mahkum” insan gücünün göçü anlamına geliyordu. Zaten 1930 yılında Sibirya Gulag kamplarına sürgün edilenlerin neredeyse tamamı – ki bunların sayısı 1930 yılı ortalarına ait GPU kayıtlarında 600.000 olarak belirtilmiştir – üç haftalık çalışmadan sonra “soğuk infaz”a kurban gitmişlerdir. Mahkumlar en fazla 1-2 ay Sibirya ormanlardakı iklim koşullarına dayanabiliyorlardı. Onlar, Sibirya’da her türlü işin peşini kovalamışlardır, daha doğrusu buna zorlanmışlardır. Gulag mahkumu Sibirya’ya gönderilmiş bir insanın kendi bedeninden yararlanma süreci en fazla bir haftadır. Yırtık elbiseler içinde, genelde kuru ekmeğe mahkum çalışma koşullarına dayanmak olanaksızdır. Ender mahkumun ayağında ayakkabısı bulunuyordu. Çizmeli bir mahkum hiç yoktu, çünkü “çizme” değerli olduğundan hemen Sovyet yetkilisi tarafından kasp ediliyordu. Gün içinde sadece bir öğün sıcak yemek veriliyordu. Verilen sıcak yemeğin tarifi ise çok basitti: Suda haşlanmış köpek eti. Bir haftadan sonra mahkumların fiziksel olarak karşılaştıkları durum aynıydı: – ünlü “Gulag Takım Adaları” yazarının müellifi Soljenitsin’in alatımıyla – “dişleriniz dökülür, dişetleriniz çürür, etiniz parça parça kopar ve bir ceset gibi kokmaya başlardınız”.

Normalde açlık bir insanın yaşamda yüzleşebileceği en sert sınavdır. Sibirya’da ise kaderin ta kendisidir. “Bazen açlık insan vücudunda bezelye büyüklüğünde mor kabarcıklar oluşturur. Bunlar patlarlar ve içlerinden solucan gibi irin akardı” (Elinor Lipper).

Burada insanın Tanrı’dan isteğebileceği tek şey ve yalnız bir tek şey: çabuk ölümdür. “İnsan ne kadar da kolay ölüyor” – diyor Soljenitsin – “Konuşuyordu, sustu. Yürüyordu, düştü. Bir titreme, hepsi bu kadar”. Gulag kamplarında can veren milyonlarca insan içinde bu aynı idi.

Aslında bazıları suçunun ne olduğunu dahi bilmiyordu. Yüz binlercesi bir gecede alınmış veya verilmiş kararların kurbanı idiler. Suç çok basit bir şeydi Sovyetler Birliğinde. Bu kelime herşeyi kolaylıkla kendi pencesine geçirebiliyordu. Nasıl mı? Çok kolay, çok çok kolay. Örneğin, sözde Türkiye Sovyetler Birliğine savaş ilan edecek diye, bir anda 250.000 Ermenistan’da yaşan Türkler “Sovyet düşmanı” ilan edilip sürüldüler. Almanlara yardım etdikleri gerekçesiyle Kırımlılar sadece 3 gece içinde trenlere hayvanlar gibi yüklenerek vatanlarından oldular. Sadece Türklere mi? Değil. Belki onlar Türk oldukları için iki kat mahkumlardı, ama Sibirya Gulag kampları her milletten, her dinden ve ırktan insanların aynı yaşamı aynı acılarla sürdürdükleri dünyada tek yerdi. Dostoyevsiki’nin “Yeraltı”sından bin, hatta binlerce kat daha feci, daha ağır, daha zalim. Mişel Solomon Sibirya’ya sürülenlerin yol hikayesini şöyle anlatır: “Gözlerimin önünde ne Goya’nın, ne de Gustave Dore’nin asla hayal edemeyecekleri bir sahne vardı. O mağarayı andıran büyük ambara 2000-den fazla kadın doldurulmuştu. Dev bir tavuk çiftliğindeymiş gibi hepsi de yerden tavana kadar yükselen açık kafeslere sokulmuşlardı. Bir metre kareye beş kadın sığdırılmıştı. Ortadakı dev bir fıçının kenarında, yukarıdakı nöbetçi askerlerin gözleri önünde, kadınlar, kuşlar gibi, hiç hayal bile edilemeyecek pozlarda tünemişlerdi. Bağırsaklarını boşaldırken ya da işerken utanma diye bir şey yoktu. İnsan bunların başka bir çağa ve başka bir dünyaya ait yarı insan yarı kuş yaratıklar olduğu izlenimine kapılıyordu”.

Tren yolçuluğunun ardından vardıkları yerlerdeki durum, o zamana kadar yaşadıkları işkenceni aratacak türdendi. Nagaeov’ya gelenleri karşılayan cezaevi yetkilisi önüne diktilen “halk düşmanları”na kendi “krallığı”nın kurallarını şöyle açıklıyordu: “Çorba ile ekmeği bir arada yemeyi beklemeyin. Elinizden çıkan bir şey bir daha geri gelmemek üzere kaybedilmiştir. Sovyet Devleti’ne ve Sovyet Halkı’na karşı işlediğiniz suçları ter ve gözyaşlarınızla ödeyeceksiniz. Kurallara uymayanlar hain ve sabotajcıdır”. Bu aslında kuralların en hafif ifadesiydi.

Zulmün sınırlanmadığı Gulag kamplarından biri de Kolima idi. Aslında burası insanlığın paradoksu idi. Altın ve ölüm; sarı inci ve işkence, rifah ve kıyım. Beyaz kar örtüsü üzerinde açılmış karınca yuvaları. Kolima kampına gönderilenler “çuvallar” gibi Moskova tren istasyonlarında biriktiriliyorlardı. Sonra havalandırması ve sağlık tesisleri olmayan, ışığı, yiyeceği ve suyu çok az, pis kokulu yük vagonlarına doldurulan bu insanlar 18-25 günlük yolçuluktan sonra madenlere ulaştırılıyorlardı. Bu yolçuluğu yaşamış bir kadının hatırladıkları: “Su değerli bir lükstü. Kimi zaman o kadar susardık ki, soğuktan donmuş vagonların duvarlarındakı demirleri yalardık”.
1930 yılında Kolima kampının başında Edvard Berzin duruyordu. Aslen Letonyalı bir komünisti. Komunizmden önce mesleği çobanlıktı. Devrimen sonra Gizli Servis ÇK-a göreve başlamış, kısa sürede her görevi yerine yetirecek acımasızlığı gösterdiği için hızla yükselerek GPU’nun ön sıralarındakı yerini almıştır. Ancak Berzin bile “suçlular”a yumuşak davranmakla suçlanmış ve 1937 yılında o da soluğu mahkumlar arasında almıştır. Stalin döneminde bir tek kişinin yeri sağlamdır, o da Stalin’in kendisinden başkası değildir.

Bir mahkumun günlük 8 saat çalışması için ortalama 3100-3900 arası kaloriye ihtiyaç duyuyordu. Japonlara göre bu rakam 3400 kalori idi. 14-16 saatlik çalışmakla zorunlu Gulag’dakı bir mahkum günlük 2100 kaloriye talim ediyordu. Yemek – aslında açlık – üzerine mahkumlar bir edebiyatı dolduracak kadar hayaller üretmişlerdir. Bir kadın mahkum şunları söylüyor: “Mahkumlara verilen ekmek parçası (tamı tamına 200 gm-dır) ekmeğin kenarı mı, yoksa ortası mı olmalıdır? Bunun bir farkı var mıdır?” Felsefi bir sorun gibi gözüküyor bu soru. Kolima’da açlık, adeta sefaletin felsefesini yapacak kendi Kant’larını aramaktadır. “Kenar daha gevrek olur” diyor, sorunu gündeme getiren mahkum: “Daha gösterişlidir ve daha ağırmış gibi görünür ve ortası ile kenarın ikisi de iki yüz gramsa da, her nedense kenar insanı daha fazla doyuruyor. Ekmeğin ortası kalbe indirilmiş bir hançer darbesidir. Tanrının sizi artık terk ettiğini düşünüyorsunuz. Bu her şeyin kötü gideceği bir günün başlangıcıdır. Ve insana hemen hemen her defasında ekmeğin ortası denk gelir”.

Şayet Kolima’da mahkumsanız, sahip olacağınız en iyi şey ekmek dağıtımı işini kapmaktır. Bu, milyonda bir tekrar edecek bir şanstır. Neden mi? Kolima’da her gün 70+1 ekmek dağıtılıyordu. Ekmekler kesildiklerinden kırıntıların kaybı bir ekmeğe denk geliyordu. Bundan dolayı mahkumlara 70 yerine 71 ekmek veriliyordu. Ekmek dağıtmak payesini kazanmış “şanslı mahkum” diğerlerinden 1 ekmeklik kırıntı fazla yemek şansına sahipti. İçinde et olan yemekler – ki haşlanmış suya yemek deniliyordu – ender hallerde mahkumların kursağına gidiyordu. Bu bile mahkumları kendi ölmüş arkadaşlarının etini yedikleri konusunda kuşkuya düşürmekteydi: “Çorbanın içinde iri et parçaları yüzüyordu. Ama ben birden kuşkuya kapıldım” – diyor mahkumlardan biri – “Tanıdığım bir aşçıya bunun ne eti olduğunu sordum. Adamın tombul yüzü parladı: “İnsan eti” dedi. Sonra sırıtışını kesti ve devam etti: “korkma, daha değil. Sakinleş ve ye. Bugün ahırda üç at kestiler. Biri kendiliğinden ölmüştür. Ama ne fark eder””.

Mahkumların rüyaları da ortaktı. Genelde rüyalarında “taze ekmek”, “sıcak kokan ekmek”, “somun”, “kızartılmış papates”, “hafifce soslu kızartılmış et” görürlerdi. Kolima’nın rüya tabirleri mutfağın sınırları dışına çıkmıyordu. 1940 yılında Gulag’a mahkum edilen bir Polonyalı subay hatıralarında şunları söylemektedir: “Rüyalarım yamyamsıi erotik bir biçim almıştı. Sevgi ve açlık ortak biyolojik köklerine dönmüş, bilinçaltımda taze hamurdan yapılma kadınlar bulup çıkarmıştı. Bunları inanılmaz bir şehvetle kan ve süt içinde bırakana kadar ısırırdım, kolları taze somunlar gibi kokardı”.

Aşlık insanı, insandışı bir bedene, bir yapıya ve aslında bir yamyama dönüştürmüştür: “Sıkça dört ayak üstünde yürüyen ve çadırların yanındakı çöp yığınları arasında, özellikle mutfak yakınlarında dolaşıp yenebilecek bir şey arayan ve bulduklarını hemen orada yiyen insanlar görürdük. Bu mahkumların tamamı akıllarını kaybetmiştir ve dayak yemelerine karşın çöp birikintilerinin yanından ayrılmazlardı”.

Kolima kampında kadın mahkumlar erkeklerin 20-de bir oranındaydı. Kadınlar genelde altın madenlerinde çalışan işçilerin yiyeceklerini üretiyorlardı. Odun keser, tarımla uğraşır, tarla sürer, toprak taşır, balıkçılık yaparlardı. Çoğu zamanda cezaevi yetkililerine ve memurlarına odalık olurlardı. Mahkum kadınların durumunu “aşağılanmışlık” sözcüğü dahi kurtarmamaktadır. Kadın mahkumlar arasında saray kadınlarına, varlıklı kimselerin eşlerine ve kızlarına, fahişelere, zamanında çar balolarında yer almış dansçılara, sanatçılara, roman yazarlarına rastlamak mümkündür. Genelde Kolima kampındakı mahkumların “bilimsel” düzeyleri yüksek insanlardı. Fizikçi, yazar, ressam, öğretmenin bir arada yer aldığı yüzlerce koğuş vardı.

Kadınlara yönelik şiddet olağan bir durumdu. Irza geçme halleri bunlar arasında belki de şiddet yönü en düşük olanı hesap edilmekteydi. Elinor Lipper, “mahkum kadınlar cezaevi yetkililerinin, gardiyanların ve kendilerinden güçlü herkesin merhametine terk edilmişlerdir” diyor. Kendisinin de tanık olduğu Polonyalı bir ilkokul öğretmeninin tecavüzünü şöyle anlatmaktadır: “Bedeninin her parçası bir gardiyanın elinde, dişinde, dudaklarında, tırnaklarında kaldı. Onun bu durumu bile gardiyanların espiri konusuydu. “Tramvay altına girdi” diyerek alay ediyorlardı”. Soljenitsin “bir kadının kurtuluşu yaşlılık ve çirkinliktir. Çirkin bir kadın, burada çirkinliğin Tanrı’nın ona verdiği en büyük güzellik olduğunu düşünür. Güzel olmak gerçek bir lanettir”.

Mahkum kadınlar için tecavüz belki de üstesinden gelinecek bir durumdur. Ama, lanetin gerisi kesilmezdir. Frengi, belsoğukluğu, akıntı ve diğer bir sürü hastalıklar; illet insan bedeninin içinde kendine hapishane odaları yaratıyordu. Kamplarda dişiliğin bütün izleri yok ediliyordu. II. Dünya savaşında esir alınıp Magadan kampına götürülen Romanyalı bir yazar, kamptakı kadınlara yönelik aylık teftişi şöyle anlatmaktadır: “Yüzlerce çıplak kadın. Tek sıra halinde başları önlerine eğik bir erkeğin kıllı yerlerini traş etmesine katlanıyorlardı. Bazen bir kadın direnecek olurdu. Ama nafile. Bir kadın bana: “ilk önce öylesine dehşete kapıldım ki, itiraz ettim. İki asker ellerimi arkadan tuttular, ikisi de bacaklarımı açtı. Ustura etimi kesince bir an bıraktılar, ama sonra yine zorladılar”. Yani sonuç kaçınılmazdı. Beş erkek yerine birine razı olmak, en mantıklısı”. Soljenitsin, “bir kadına dişi olan her şey, kalıcı ya da aylık olsun, kaybolur. Yaşı belli değildir, omuzları çubuk gibi fırlar, memeleri kurumuş torbacuklar gibi sarkar. Ve bacaklarında o kadar az et kalmıştır ki, arasından bir koyun başı, hatta bir futbol topu rahatlıkla geçer”. Bazı kadınlar da biraz daha merhamet, ekmek, tereyağı karşılığında kolayca teslim olmayı seçiyorlardı. Kolima kabus evinde “seni seviyorum”un yerini “tereyağı, şeker ve beyaz ekmek” almıştır – diyor bir mahkum.

Elinor Lipper “Sovyet kampları en aşağı insani güdülerin geliştiği bir potadır” diyor ve ekler: “Hırsız hırsızlığını yapar, spekülatör spekülatörlüğünü, fahişe kendini satar. Normal bir insan sapık, dürüst bir insan ikiyüzlü, cesur bir insan korkak olur ve hepsinin ruhları ve bedenleri yıkılır”.

Kolima, yaşamın dibi değildi; daha başka bir şey, tarifi asla yaşam içinde yapılamayacak bir dünya idi. Çığ ve kar yüzünden madenlerde sık sık kazalar olunca, günlerce insanlar zaten kırıntılardan oluşan yiyeceklerinden de mahrum kalıyorlardı. Hapishane odaları buz kesiyordu. Duvarlara oyulmuş mağaralara benizyordu, cezaevleri. İnsan ısınmak için bacağını o kadar karnına çekerdi ki, sabah uyandırıldığında dizlerinin göğsüne yapıştığını görürdü.

Sınıf düşmanlarının tutulduğu bu cehennemde, komunizm kendi sınıfını da oluşturmaktaydı. Romonyalı yazar Mişel Solomon cezaevi genel müdürü Derevenko’nu “Doğu satrapı” olarak tanımlamaktadır. Komunizmin adeta bir “XIV. Louis”i olan bu şahs, 120 kiloluk karısı için kampta eli becerikli mahkumlardan dev bir terzi ordusu oluşturmuştu. Ama kadının da istekleri bitmiyordu. Bir defasında kadın 150 gramı geçmemesi kaydıyla bir ayakkabı sifariş verdi. Emri alan ayakkabıcı “insan bir filin ayağına ince bir ayakkabını nasıl yapabilir ki” diyordu. Ama, Derevenko’nun sınırları mutlak değildir. O da, bir süre sonra Berzin gibi “çarpılmış”tır. Mahkumiyetin ne olduğunu bildiğinden tutuklanacağını anlar anlamaz intihat etti. 120 kiloluk karısı ise toprağa gömüldüğünde 40 kiloya düşmüştür.

Direnme olmuyor muydu? Kuşklusuz oluyordu. Ama bunun bir anlamı yoktu. 1953 yılında gerçekleşen mahkumların isyanında Gizli Servis görevlileri binlerce insanı kırıp geçirerek isyanı bastırmışlardır. Öte, yandan mahkumların bedenleri bir şey ifade etmediğinden herhangi bir isyanın, direnişin, başkaldırının hiçbir anlamı yoktur. Kolima’da yılda 150.000 insan ölüyordu. 1933-1953 yılları arasında Kolima’da ölen mahkum sayısı 3 milyondur. Oysa, Sovyetlerin “vahşilikle” suçladıkları Çarlık Rusya’sında yine Sovyet kaynaklarına göre 1850-1900 arasında cinayetten ölüme çarptırılanların sayısı 94-ü geçmiyordu. Ki, bunlar bizzat çar II. Aleksandr’a suikasttan yargılanmışlardır.

İlginç olan, 1960 yılına kadar dış dünya Sovyetler Birliğinde yaşanan bu vahşeti duymuş olmasına rağmen inanmak istemedi. Kuşkusuz, bazıları hâlâ da inanmamakta ısrar etmektedir. İlk defa “Gulag” gerçeklerini dünyaya Soljenitsin yansıtmıştır. Ama uzun yıllar bile onun söylediklerine Batı ütopik kurgulamalar olarak bakmıştır. Ama, 1991 yılındakı çöküşten sonra KGB belgelerinin karanlık yüzü ortaya çıkarıldı. KGB arşivlerini, işkence odalarını, sorgulama yöntemlerini gören, bilen ve araştıran biri olarak Stalin döneminin zulüm, işkence, insanlık dışı eylem ve yöntemler bakımından tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacağını rahatlıkla söylemek mümkündür. Ne Roma döneminde arenada aslanların önüne atılan gladiyatörler, ne haçlılar, ne Amerika’da Kızılderililer, ne köle tacirlerinin Zencilere reva gördükleri, ne de masallarıda insan etiyle beslenen yaratıklar dahi Stalin, Beriya, Mikoyan ve onların yoldaşlarıyla kıyaslanmak için uygun örnekler olamazlar. İnsanlık tarihinde hiçbir rejim, despotik yönetim, kral, hatta nükleer bir bomba bile 60 milyon insanı yok etmek “cesaretini” gösterememiştir. Hitler, Stalin’in yanında “bir melek” olurdu. Günümüzde dönemin Sovyet arşivleri kapılarını araştırmacıların yüzüne açmış bulunmaktadır. Ama maalesef, insanlar, demir perdenin ötesinden duyumsadıkları veya duyumsadıklarını sandıkları çığlığa, kapıları ardına kadar açılmış belgeli vahşete inandıklarından daha fazla ilgi duymakta, daha çok itibar etmekteydiler. Günümüzde, 60 milyon insanın kaybı bile bir magazin söyleminin, ucuz ideolojik bir ifadenin, bir seçim dedikodusunun, bir parti liderinin üçüncü sınıf espirisinin “değeri” altında çabucak unutulmakta, anlamsızlaşmakta, 60 saniyelik bir hüznün dahi ölçüsü olmamaktadır. Bu kayıp, bu vahşet, bu dehşet, bu trajedi belki sadece SSCB sınırlarındakı insanların karanlık geçmişi, kaybı ve çilesi olarak düşünülebilir. Ama, bu sadece 60 milyon bedenin değil, insanlığın, kültürün, bilginin, değerlerin ve dünyaların kaybıydı.

1931 yılından sonra köle işçiliği sonucunda Sovyet ekonomisine büyük miktarlarda altın akmağa başladı. Magnitogorsk’in temelleri atıldı. Magadan, Norilsk fabrikaları ve tesisleri, Kuzbass madenleri ve 1931-1964 yılında Sibirya’da kurulan kentler, kasabalar ve köyler ortaya çıktı. 1940 yılında Sovyet ekonomisi Bakü petrol sanayisi dışında köle işçiliyle belini doğrultmuştu. 5 Mart 1953 yılında Stalin bir suikast sonucunda öldürüldü. Katili onu tahtına geçecek olan ve Stalin’in “ondan asla kuşku duymam” dediği Kruşçev’in ta kendisi idi; her ne kadar olay bir anlamda Beriya’nın omuzlarına yüklense de. Kruşçev’in emriyle 1954 yılından itibaren “suçlular” suçsuz ilan edildiler. Genel af kapsamında Sibirya kamplarında köleliğe mahkum edilen mahkumlardan hayatta kalanları birer akıl hastaları olarak serbest bırakıldılar. Buna rağmen, Sovyetler Birliği köle emeğinden Kruşçev yönetiminin sonuna kadar yaralandı.

Ve Rusya, suçsuz olduklarına karar verdiği bu insanların ailelerinden ve genel insanlıktan asla özür dilemedi, dilemek istemedi, dilenmesi de istenmedi.