İnsanı yücelten bilgidir. Fakat bilgi, canlı olmalı ve insanı değiştirmelidir. Yoksa sözde ve dilde kalmamalıdır.
Bilgi hem nîmet hem de âfettir. Eğer ilim irfâna dönüşerek gönüllerimizi kemâle erdirirse bu bir nîmettir. Ama ölü vaziyette kalır da nefsimizin gurur vitrini olursa bu da âfettir. Onun için ilmin irfâna dönüşmesi zarurîdir. Aksi hâlde ilmin her çeşidi hamallıktır. Unutmamalı ki bilgi, düzgün amele ulaşmak için şarttır. Hazmedilip şahsîleştirilmeyen bilgiler de irfan hâline gelmez. Bunun içindir Hazret-i Peygamber, Cenâb-ı Hakk’a sık sık şöyle dua etmiştir:
“… Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doyma bilmeyen nefisten ve icâbet edilmeyen duâdan sana sığınırım. ” (Müslim, Zikir, 73. Ayrıca bkz. Nesâî, İstiâze, 13, 65)
İlmi bu sırdan mahrum olan gafil ve menfaate mağlûp bir hukukçu, hakkı ve adâleti tevzî edeceği yerde ancak zâlim bir cellât olur.
İyi ağaçtan talihli dal çıkar.
Güdük ağacın dalları ona göre, her bakımdan iyi olan ağacın dalları da ona göredir. Talihli bir dal olmak isteyenler, iyi ve köklü bir ağacın dalı olmalıdırlar. Şayet güdük bir ağaca en kabiliyetli kimseyi dal yapmaya kalkarsanız, bütün kabiliyeti ziyan olur. Ama en cılız filizler bile güçlü ve mükemmel bir ağaçta dipdiri dallar hâline gelebilir. Sözün özü, her talebe, hocanın keyfiyetine göre yetişir. Keyfiyetli ve liyâkatli hocanın yetiştirdiği dallar, talihlidirler.
Mürebbî, mesleğinde mâhir olursa, tezgahından geçen insanlar olgunlaşır. Çünkü bir eserin mükemmelliği onu meydana getiren kimsenin mükemmelliği nisbetindedir.
Çocuk, elmayı görmeden kokulu soğanı elinden bırakır mı?
Basit, sıradan veya çirkin bir şeyi kaldırmak veya değiştirmek için onun mukabilinde ondan güzel olanı ortaya koymak şarttır. Ta ki güzel olanın cazibesi muhâtabı istenmeyen noktadan çekip alabilsin. Eğer güzel olan alternatifler ortaya konmazsa, kuru kuruya yasak koymanın hiçbir hükmü yoktur. Yani cennet olmadan cehennemden sakındırmak mümkün olmadığı gibi vazgeçirilmek istenen hususlarda yapılması gereken güzellikler de ortaya konmadan netice gerçekleşmez. Çünkü insanlar, elindekinden daha değerlisine ulaşmak imkânını elde etmedikçe elde ettiğinden vazgeçmek istemezler.
Kalemin rüzgârdan, kâğıdın sudan olursa, ne yazarsan derhal yok olur.
Yapılan işleri kalıcı kılan verilen emekler değildir. O işleri, kalıcı olacak malzeme ve vasıtalar kullanarak yapmaktır. İçine güve girmiş tahtalardan yapılan bir ev, aylarca emek verilmiş olsa da çok kısa ömürlü olur. Ancak daha az bir emekle taştan ve sağlam yapılan bir ev, çok daha kalıcı bir hüviyet kazanmış demektir. Aynı şekilde insan ebediyet yolcusu olduğu hâlde ömrünü boş, fânî, gelip geçici hevesler ve sevdalar üzerine kurarsa, neticede elinde hiçbir şey kalmaz. Karun gibi zenginleşse de ölüm kapısında bir anda sıfırlanır. Eli avucu bomboş ve zelil bir hâlde gider.
Ayakkabının biri ayağına dar gelirse, ikisi de işe yaramaz.
Bazı şeyler, birbiriyle aynı kategoride değerlenir. Meselâ korkaklıkla cimrilik, cömertlikle cesaret gibi… Bunlardan birindeki zaaf, diğerine de aynen yansır.
Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.
Bir meseleyi iyi kavramış olanlar, onu özetlemekte mâhir olurlar. Az bilenin anlatışı, bulanık su gibidir. Böyleleri ekseriyâ uzun ve karışık söylerler.
Okuyan, aklı miktarınca anlar.
Bir sözü dinleyen veya bir kitabı okuyan, ancak ondan kapasitesi kadar istifade eder. Akıl kıt ise, en değerli eseri okusa ne çıkar?! Kabı üç gramlık bir akıl, okyanusun kenarında diye alacağı su miktarı tonlarca olabilir mi? Karınca ile filin lokması nasıl farklı ise akıl ve idraklerin kâinattaki ilâhî sırlardan nasipleri ve alabildikleri de farklıdır. Salihler ve fâsıklar gibi